Sedat Peker: Mafya, Devlet ve Medya

Sedat Peker: Mafya, Devlet ve Medya

Sedat Peker Devlete ve Medyaya savaş açtı. Aslında ne anlatılmak isteniyor. Satır aralarında neler var? Bu savaşın kazananı Devlet mi, Medya mı, Yoksa Mafya mı olacak?

İçindekiler

Sedat Peker beşinci videosunda “siyasi mahkûm” olduğunu söylüyordu. Türkiye’de “organize suç teşkilatı lideri” olarak anılmasına kızmasının nedeni bu tanımda gizli: Kendi yerini siyasi olarak tanıtmayı başarırsa giriştiği mücadelede başarı talihi olacak, tanıtamazsa hiç ya da çok az olacak. Giriştiği mücadele, “postmodern yeraltı dünyası savaşı” niteliğinde.

Medya-Mafya ikilisi

Bu asimetrik savaşta Peker, “yeraltı” dünyasının değil, yerüstünün, kamusallığın figürü gibi hareket etmeyi seçerek, iki üstünlük yakalamayı umuyor: Öncelikle, iktidarın ülkede medyayı partileştirmesinin yol açtığı ortama karşı dijital imkanları kullanarak bu yeni medya rejiminin müflis halini de gösterecek şekilde tesir üretmek; ki her videoda kimi gazetecileri amaç almasının bir nedeni de bu. Gazetecileri hedefe almasının ikinci nedeni, sahip olunan medya düzeninin kuruluşundaki şahsi rolü: Hürriyet baskınını “organize eden”. Demirören’i sık zikretmesi hem medyadaki “son dönüşümün” bir ortağı oluşu hem de siyaset-iş dünyası temaslarının ayrıntılarına vakıf olması; “imam mı bilecek, tabii ben bileceğim” demesi de bununla bağlantılı.

Sedat Peker’in bir diğer amacı da “firari değil sürgün” olarak tanınma, kabul görme yollarını açmak. Beşinci videoda, “kırmızı bülten” duyurusuyla dalga geçip, kendisini kötülemek amacıyla iktidar televizyonlarından eski mitinglerinin yayınlanmasına atfen ekledi: “Bana çalışıyorlar.” Mitingler yapan, “terör örgütlerinin ölüm listesinde” yer alan, bu amaçla kendisine resmî koruma verilmiş birisinin iadesini “hukuka bağlı” bir ülkeden sağlamanın zor bulunduğunu iyi biliyor. Altınca videoda kendisiyle alakalı “kırılma noktası” diye Elâzığ mitinginin önlenmesini anlatması da hem bu hedefe hizmet ediyor hem de Ağar’a dair özel mesaj taşıyordu: “Elazığ’da, Ağar’ı rahatsız edecek kadar kuvvetliyim.”

Ağar ve Soylu’ya Gözdağı

Altıncı videoda, kendi gücüne dair bir diğer anlatım da “koruma” sorunuyla bağlantılıydı, bu hem Süleyman Soylu’ya hem Mehmet Ağar’a dair bir gözdağı içeriyordu. Altıncı videoyu nerdeyse Mehmet Ağar’a işlemiş olsun mesajıyla açtı, “yakın takipteyim” diyordu, aynı videoda Soylu’ya, “Seni koruyan, yemeğini getirenler bizim arkadaşlar” diyordu. Yani, şoförü, aşçısı filan “benim arkadaşlardan” diyordu. Bu halde kendisine devletin koruma vermesi, korunma ihtiyacından çok “makbul birey” statüsünün bir onayı olarak ehemmiyet kazanıyor; yoksa bakanları bile koruma (demek ki yeri geldiği vakit korumama tehdidine!) gücüne sahip bulunduğuna inanan biri niye devlet koruması kabul etsin?

Bu faslı, Sedat Peker’in günümüz politikacıların büyük çoğunluktan daha “siyasi” bir dil, üslup ve akıl sahibi bulunduğu gözleminde haklılık payı bulunduğunu söyleyerek kapatayım, asıl meseleme geleyim: Nasıl olur da hem Sedat Peker, hem suçladığı herkes aynı esas sözcük öbekleriyle kendi halini bildirime ve yasallaştırmaya çalışır: Vatan. Millet. Namus. Şeref. Devlet. (Peker ve Çakıcı’nın, kendi “kötü”lüklerini ifade eden yönleri olmasa kim politikacı kim mafya ayırmak imkânsız olurdu. Gerçi Peker soyut olarak kötü bulunduğunu söylüyor ama somut olarak bir suçu üstlenmiyor, Çakıcı da kendisine göre suç üstlenmiyor ama kumar oynattığını ve soygun yaptığını alenen söylemede bir sakınca da görmüyor.)

Eski yüksek bürokrat ve politikacı Mehmet Ağar ile İçişleri Bakanı Soylu’nun laflaşmasının devamı da geldi, Ağar özür diledi. Özre geçmeden evvelce Ağar ve Soylu’nun bir ortak tarafını işaret etmek lazım: Yeterince destek görememek, bulamamaktan şikayetçiler. Eğer karşılarındaki söyledikleri gibi kendilerine iftira atan sıradan bir suçlu, bir adi mafya, bir pis çete ise esasen emirlerine amade savcılardan nasıl bir destek bekliyor olabilirler? Siyaset desteği? O vakit karşılarındaki nasıl bir “adi suçlu” olur? Burada paradoks yok aslında, ikisinin de iyi bildiği bir örtüşme var.

Derin Devlet

Ağar, o (ben olmasam mafya çöker, üst seviye ricayla vazifiyeti kabul ettim) lafları kızgınlıkla söyledim dedi. Oysa üzerine basa basa, vurgulaya vurgulaya dile getirilmişti, “profesyonel” olarak görevde bulunduğunu, mekânı mafyadan koruduğunu tatlı tatlı anlatıyordu. Yani Sedat Peker ne kadar “politikacı ve yasal amaçlar uğruna devlet amacıyla çalışan birey” mesajı veriyorsa o laf da o kadar “yeraltı insanı” mesajı veriyordu. Bu bir tür yer değiştirme değil, mafya-devlet görevlisi ayrımının hiç de belirli olmayışının sonucuydu aslında.

Görevi kabul unsurunu (İlham Aliyev’in talebi bulunduğunu ima etmişti) de düzeltmek mecburiyetinde kaldı: “Zaten merhum (Haydar) Aliyev’den bu yana iki ulus iki devlet bir ulus zihniyeti var. Dolayısıyla son Karabağ vakası çıktığı gibi kardeşlik inanılmaz gelişti. Bunun evvelce Türk-Azerbaycan kardeşliğini sarsmaz bir biçimde güçlendirecek şekilde Marina sahiplerinin ricası üzerine ben bu vazifeyi kabul ettim.”

Yani? Ağar’ın özel menfaati “marina profesyonel yöneticisi olmak” (biz de bu tür diyelim) ile bu genel hamaset verilerinin ilgisi? Özel çıkarla genel halin bağı? Mantıksal olarak hiçbir temas yok, hali açıklayıcı olarak her bakımdan alakalı!

Anti-hukukta da, özel bir menfaati sağlamak amacıyla genel hukuk ilkelerini ve kurumlarını, aralarında hiçbir illiyet bağı olmadan kullanma söz konusudur, bu yapılırken o ilkelerin koruduğu hukuki yararın tam tersini elde etmek amacıyla ilkeler ve kurumlar deforme edilir. Ağar da anti-hukukun işleyişine hâkim bu mantığın, tüm kamusal alanlara sirayet etmesinin güveniyle anti-hukuk mantığını kamu önünde süren bir kavgada işletiyor; ne lafın, ne yerinin gayri yasallığının farkında olmamasının nedeni, yasal ile gayri yasalın birbirine karışmasından ibaret. Bugün cari hukuki uygulamaların mafya işleri gibi görünmesinin nedeni de bu.

Ağar’ın bu açık itiraf sahibi olan sözünü daha duyulduğu ilk anda mafyanın kanıtı sayanlar olmasa Soylu o bölgeye hiç takılmazdı da esasen. Zaten Ağar, sözlerinin yalnızca Soylu’yu değil “devlet”le bu günler amacıyla özdeş diğer güçlerin rahatsız bulunduğunu bilmese özür de dilemezdi.

Bir ara toplam yapalım: Namus, yurt, ulus, devlet lafları çıkınca nutuklardan şu laflar kalıyor: Kumar. Mafya. Soygun. Arazi. Çökme. Kıytırık marina. Uyuşturucu. Prensler, prensesler, sayılı zenginler. İş insanları. Birinci öbekteki laflar kavgada sarf edilen silahlar, ikinci öbekteki laflar kavganın alanı. Peker “Alanda çok adamım var” dedi, özetle.

Kavgadaki devlet-siyaset-şiddet ilişkisinin kütüğüne dair bir ufak denemeyle, boşuna Bahattin Şakir lafı geçmedi altıncı videoda.

Kısa Kısa

Soylu’nun, Peker’e yönelik, “karısının iç çamaşırı” lafı, Peker’in işadamlarına yönelik “Donunuzu da indiriyor musunuz” lafı, tarafların aynı jargon çukurundan beslendiğini gösteriyor. Ama bu laflardan hangisi “muasır uygarlık seviyesine” yükselmek isteyen bir ülkenin bir bakanının sözü, hangisi “pis bir organize suçlu”nun sözü diye anket yapsanız, Türkiye’de bile netice muazzam olurdu. Anlaşılan “devletin bakanı”nın elinde, kızı-karısı-annesi konusu ile alakalı “ortalığı yakacak kadar” hassasiyet ve sadakat beslediğini bağıra bağıra ifade eden Peker’in canını yakacak pek de bir imkân yok.

Soylu (ve Ağar’a) iktidardan gelen “destekler” de tuhaftı, fazlası Çakıcı’nın yaptığı gibi, muhalefeti suçlayarak topa girdi. İktidar cenahından konuşanlardan değişik ses yalnızca Cemil Çiçek’ten çıktı, ama o da Ağar ve Soylu’nun hoşlanacağı şeyler söylemedi, “Binde biri doğru olsa vahim” türünden laflarla eski bir Adalet Bakanı olarak konuşma yolunu seçti. Ağarların ve Soylu’nun bu yalnızlığı, dillerindeki öfkenin belki de asıl nedenidir kim bilir. Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklaması ile Süleyman Soylu’yu destek veriyor mu eleştiriyor mu pek de dikkat çekici değildi, ki Peker’in “Vallahi doğru söylüyor” demesi bu belirsizliğe umut bağladığının bir alameti.

“Beni yalanlamayın” demesinin nedeni bundan sonra anlaşılmıştır, dile getirdiği şahıslar onu yalanlayacak olurlarsa, onları boşa çıkaracak kanıtları hazır. Hadi-Süleyman Özışık kardeşler sorunu bunun en büyük kanıtı. Kavgadaki “medya” ağı sorunu pek enteresan değil, ama şunları not etmeden geçmemeli: a) Soylu’nun temasta bulunduğu Özışıkların yükselişine dair her detayı biliyor, düşüşü de onun elinden oldu. b) Öte yandan Ağar’ın “kamuya” seslenmek amacıyla tercih ettiği isimler “eski medya” dehemmiyetinde de gazetecilik yapan şahıslar ve “şahsi çıkar”dan çok “ideolojik bağlılık”ları eleştirilen şahıslar. Yani Ağar (Sedat Peker kadar olmasa da) medya stratejisi bakımından Soylu’dan daha derin… Soylu’nun Ağar’a “gazeteciyi suçla kurtul” suflesini Ağar’ın hiç ehemmiyete almaması, aksine konuştuğu gazeteciyi koruması işi bilenle bilmeyenin farkı. c) Peker, Boynukalın’ı zikrederken, kendisinden ricacı olan iktidar vekilini koruması, videolara hâkim stratejiyi en iyi aktaran yerlerden biri: Rolünü zikret, ses çıkarmazsa sen de konuşma, konuşursa kanıt hazır.

Boynukalın, Hürriyet’e saldırıdan iki ay sonra, Kasım 2015’te oluşturulan seçimde milletvekili adayı gösterilmedi. Boynukalın daha sonra o saldırıya dair haberlerin erişiminin engellenmesi amacıyla mahkemeye koştu. Aslen başına geleni anlamıştı.

Peker’in altıncı videosunda gene “az az anlat, devamını reaksiyonlara göre kurgula” yöntemini kullanıyordu. Lakap takma sorunu (Demirören’e “pambıkören” gibi) yeraltı üslubunun bir parçası anlaşılan.

Erdoğan’a sevgi ve saygısını dile getirirken, hem tanışıklıklarının çok daha eskiye, Erdoğan’ın belediye başkanlığı devresine gittiğini anlattı, hem de temas ağının daha yakın çevreyle bulunduğunu gösterdi: Erdoğan’ın da saygı duyduğu bir İsmailağa hocasının evine girenlerdenmiş o da.

O hocayı, Alevilik sevgisini filan anlatırken, Ebu Süfyan’dan bahsetmesi boşuna değil; Soylu’nun iktidar heyetine sonradan ve çıkar amacıyla katıldığını anlatıyordu. O, “Allah’ın Arslanı Ali’den”, rakibi “Ebu Süfyan’dan.

Kendi anlattıklarından sonra 600 küsur birey amacıyla dinleme kararı çıktığını söylemesi yalnızca şoför-aşçı-koruma ağında değil, adli bürokraside de kuvvetli bulunduğu imasını içeriyor. Uyuşturucu operasyonları ile alakalı verilen veriler (yarım kilo da mı yoktu) ise emniyet bürokrasisinde olan biteni bildiğini göstermek içindi.

“FETÖ şantajları” sorunu de dedikodu mahiyetinde dolaşan bulguların somut örneklenmesi niteliğindeydi.

Gelecek videoda öfkenin ve ifşanın çok olacağını söylemek kehanet sayılmaz.

Bu Yazıya Tepkiniz Ne Oldu?
  • 0
    be_endim
    Beğendim
  • 0
    alk_l_yorum
    Alkışlıyorum
  • 0
    e_lendim
    Eğlendim
  • 0
    d_nceliyim
    Düşünceliyim
  • 0
    _rendim
    İğrendim
  • 0
    _z_ld_m
    Üzüldüm
  • 0
    _ok_k_zd_m
    Çok Kızdım

Dergimize ara ara uğrayıp çıkan Ya da dergimizin müptelası olup isminin görünmesini istemeyen yazarlarımızın yazıları Konuk Yazar kısmında yer almaktadır.

Yazarın Profili